Masa Başında Röportaj Serisinin İkinci Konuğu: Ümit Yetgin Aykaç

Masa Başında Röportaj Serisinin İkinci Konuğu: Ümit Yetgin Aykaç

Büyüdüğünüz evi bize anlatır mısınız?


Genel gelişimimi tamamladığım ev Mersin’deydi. Bu ev, bir apartmanın en üst katındaydı. O dönem Mersin’deki evlerde çok büyük metrekareler, büyük camlar ve bizim zamanımızdaki ölçekte sonsuza giden balkonlar vardı. Mesela o büyük balkonlar benim için çok önemli. Mimariye bu kadar ilgi duymamı sağlayan noktalardan biri bu mekanlar olabilir. Çünkü özellikle o uzun balkon evin her noktasındaki mekana ulaşıyordu. İlkokul dönemlerindeydim ve bu balkonun planını kafamda sürekli çiziyordum. Mimarlığın benim için ilgi çekici olabileceğini düşündüğüm zamanların ipuçları işte bu zamanlara dayanıyor. Yattığım yerden evin planını çizmeye çalışırdım. Evin planını şu anda bile aklımdan çizebilirim. Mekan algısı o zamanlarda oluşmaya başlamıştı. Çok keyifli bir apartmandı. Bir katta dört daire vardı. Ortak alanı çok büyüktü ve biz orada arkadaşlarımızla toplanıp oyun oynardık. O zamanın ‘normal’leri şimdi ‘değişik’ olarak algılanıyor. Zamanımızda mekan algısı çok değişti. Metrekareler çok düştü. Eskiden rahat rahat kullanılan alanlar boldu.

O zamanlardan bugüne getirdiğiniz, işinize yansıyan bir şeyler var mı?


Mutlaka. Çünkü modernitenin yüksek olduğu evlerdi o evler. Biz daha çağdaş yapıları ve olabildiğince tarihsel ölçeklerden feyzalmayan, daha zamansız olan mekanları çok seviyoruz. Ben o zamanla, içinde bulunduğumuz zamanın bu noktada eşleşik olduğunu düşünüyorum. O dönemi doğru yaşamışız sanırım, doğru algılamışız. Mekandaki hareketler bize bunu anlatabilmiş ki hayata da öyle bakıyoruz. Mimarlığımda mutlaka o günlerin ipuçları var.

Biraz çalıştığınız mekandan bahseder misiniz? Çalışmayı en çok sevdiğiniz yer, en sevdiğiniz saatler hangileri?


En sevdiğim saatler akşamüstü saatleri. Telefonların ve insan hareketinin azaldığı zamanlar. Kendi kendinize kalma ve dışarıdan çok etkilenmeme gibi bir noktaya ulaşabiliyorsunuz. Bu da sizin konsantre olma performansınızı çok artırıyor. Akşamüstü altıdan sonra eğer eve gitmek zorunda değilsem muhteşem oluyor. Çalışma mekanına gelince, aslında tek bir mekan yok. O dinginliği sağlayan birçok mekan olabilir. Çoğu zaman evde de devam ediyoruz çalışmaya. Tüm hareketin azalmaya başladığı, sorumluluklarınızın minimum seviyeye düştüğü anda konsantre olunabilecek mekanlar bizim için en iyi çalışma alanı.

Masanızın üstünde neler var?


Bilgisayar var. Objeleriniz o an ilgilendiğiniz konuya göre değişiyor. Kullandıktan sonra onları tekrar yerine koymayı tercih ediyoruz çünkü doğrudan gözünüze takılarak sizi yönlendirebiliyorlar. Boş bir kağıt üzerinde işlem yapmayı seviyoruz. Ama eğer konu detaylandıysa onun argümanları masaya tekrar geliyor. Tabii eskiz ve kalem olmazsa olmaz. Bilgisayar olmazsa olmaz hale geldi. İçecek olmazsa olmaz.

Başucunuzda hangi kitap var?


Bir başucu kitabım yok. Özgür Mumcu’nun bir kitabını okudum en son. Tamamen mesleki bakış açısından farklı konuları anlatan bir kitap. Sürekli farklı kaynaklardan beslenmeyi açıkçası tercih ediyoruz.

Yaratıcılığınız için bir esin kaynağınız var mı? En çok nelerden besleniyorsunuz? Kimden ilham alırsınız?


Her şeyden. Ama daha çok görsel olanlardan. Hayatımızda gördüğümüz her şeyi dönüştürerek onlardan etkileniyoruz. Biz uygulamalarımızda da bir malzemeyi ilk tariflenenden biraz daha farklı kullanabiliyoruz. İşimizi en zevkli yapan nokta da o aslında. Dönüştürüyoruz. O yüzden gördüğümüz çok basit bir kumaş parçası da bizi etkileyebiliyor. O kumaş parçasının bir devinimi varsa ve size bir şey veriyorsa, objeler bambaşka bir boyuta dönüşebiliyor. Bu sebeple çok şeyden etkilenebilirim. Ama daha çok görsellikten etkilendiğimi söyleyebilirim. Çünkü görsellik, beynimizde başka bir hareket yaratıyor. İlham aldığım isimlere gelince, tek bir isim söyleyemeyeceğim ama David Chipperfield var. Daha çok müze ve benzeri mekan tasarımları yapan bir mimar. Benim en etkilendiğim mimarlardan biri. Ama onun haricinde çağdaş yorumları mimari projelerine daha fazla ekleyen insanlar bizim için esinlenme kaynağı diyebilirim. Gördüğünüz tasarımları çeşitlendirerek, kendinize göre yorumlayıp bir dil geliştirmeye çalışıyorsunuz. Biz mimari dilin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü modern yaşamda görselden çok etkileniyorsunuz. Özellikle dijital yaşamın hayatınıza kolaylıkla girmesi dolayısıyla hep oradan besleniyorsunuz. Beslendiklerinizin tasarıma, bakış açısına ya da o mimari projedeki fonksiyonlara, taleplere dönüştürülebiliyor olması çok önemli. Bu süreç de kendi içinizdeki ‘sentezleme mekanizması’yla ortaya çıkıyor. O yüzden tek esinlenme kaynağı hatırlamıyorum. Mesleki olarak baktığımızda da yine o modern, çağdaş, daha çok günümüz bakış açısını projelerinde gerektiği kadar kullanan insanlardan etkileniyorum.

Neden mimarlık mesleğini seçtiğinizi özetleyebilir misiniz?


Başka hiçbir mesleği düşünmedim. Lisede ‘Acaba başka meslek alternatifleri olur mu?’ gibi sorular ortalıkta uçuşup sizin de sürekli kulağınıza çalınırken, ‘Dikkatli ol bak, başka meslekler de var.’ denirken elime harika bir fırsat geçti. İstanbul’da ablamın bir arkadaşı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mimarlık okuyordu. Gidip orayı gezmek istedim. Zaten tek gezdiğim okul o oldu. Kendi kendime ‘Kesin burada okumak istiyorum’ dedim ve orada okudum. Aslında biraz tutku gibi.

Mimarlık sizin için ne ifade ediyor?


Yaşamı algılama şekli. Ben biraz mimari ile algılıyorum. Çünkü mimarlık aslında yaşama bakış açısı, ana bakış açısı. Siz bunu bir sürü şeye dönüştürebilirsiniz. Bana göre bir sürü mesleğin ortak çıkış noktası. Hayatı ya da olayları nasıl algılamanız gerektiğini ve nasıl yönlendirmeniz, nasıl çözümler bulmanız gerektiğini anlatan ana mesleklerden biri. Siz bunu grafik tasarımı, şehir-bölge planlaması, makine mühendisliği gibi bir sürü yere bağlayabilirsiniz gibi geliyor bana.

Aynı zamanda iç mimari ile de ilgileniyorsunuz. Bize mimarlık deneyimlerinizden ve bugünkü faaliyetlerinizden bahsedebilir misiniz?


Tasarımın bir bütün olduğunu düşünüyorum. Binayı baştan sona, dışından içine tamamen yaşar hale getirmek çok önemli. Size bir bina dışarıda ne hissettiriyorsa, kabuğun içine girip döndüğünüzde de aynı duyguları hissettirmeli. Bunların bir bütün olduğunu düşünüyoruz. O yüzden biz olabildiğince projelerimizde hem iç hem de dış hacimleri birlikte tasarlamaya çalışıyoruz. Ama bu durum her zaman mümkün olmayabiliyor. Öyle olduğunda bu sefer dışarıyı da anlamaya çalışıyoruz ve onu da dönüştürmeye çalışıyoruz. O yüzden belki işlerimizi biraz zorlaştırıyoruz. İnsan da bir bütün. İnsanın içindeki psikolojiyle dışını birbirinden soyutlarsanız çok çelişkili şeyler çıkar. Bina da insana çok benziyor, yaşıyor aslında. Üzerinde çalıştığımız birden çok mimari proje var. Eğitim yapıları, sağlık yapıları, konutlar, çok fazla turizm yapıları var ve bunların büyük bir bölümünün de yine iç mekan organizasyonları var. Konutla da çok uğraşıyoruz. Özellikle tekil konut yapmayı çok seviyoruz. Çünkü kullanıcının tariflerinin ve hayatının daha kolay algılandığı ve ona yönelik işler yapabildiğimiz projelerimiz var. Hepsi birbirinden farklı ama bizim için konu çok önemli değil. Sadece konuya hakim olacağımız bir zaman verilmesi, onu içselleştireceğimiz bir aralığımızın olması ve onu benimsedikten sonra da tasarımların yapılması. Bu bir oda da olabilir, bir dolap da olabilir ya da kocaman bir hastane binası da olabilir.

Projelere yaklaşım, tasarım sürecinizden bahsedebilir misiniz? Projelerinizde en çok neye dikkat edersiniz, nelere öncelik verirsiniz?


Öncelikle projenin fonksiyon içerikleri bizim için çok önemli. Onlarla ilgili ciddi çalışmalar yapıyoruz. Müşterilerimize bununla ilgili çok ciddi sorular soruyoruz. ‘Bunu neden yaptıklarının farkındalar mı?’ya kadar gidebiliyor konular. Eğer oradan düzgün, kararlı ve net cevapları alıyorsak çok daha kolay tasarıma başlıyoruz. O çok net değilse müşterilerimizin onu sorgulamasını sağlayacak sorularla önce oradaki kararsızlıkları halletmeye çalışıyoruz. Onların hallolmasıyla birlikte konunun detaylarıyla, fonksiyonlarıyla ilgili bazen araştırma yapıyoruz, bazen tecrübelerimiz dolayısıyla ciddi bir birikimimiz oluyor. Yapının formel halinde neler görmek istediğimizi, yapılacak alanın özellikleri ve çevresinin durumu, imar koşulları -bu bizim çok elimizi bağlayan bir konu-. Bütün bunların bir araya gelmesiyle tasarım sürecine başlıyoruz. Bunun geri beslemeleri de oluyor. Belli bir noktaya kadar geliyorsunuz bir yerde takıldığını görüyorsunuz. Alternatifker yaratıyorsunuz ya da projenizi dönüştürerek bir noktaya getiriyorsunuz. Hiç olmadığını düşünüyorsanız onu bir kenara atıp sıfırdan başlayabiliyorsunuz. Önemli olan ilk başlangıçtaki tariflemelerin ya da soruların en sonunda cevap veriyor olması. Cevap vermiyorsa o bize yetmiyor, tekrar düzenliyoruz. Ya tamamen silerek ya da onu dönüştürerek. Biz sorularımıza yanıt buluyorsak projemiz yerine oturmuş demek oluyor.

Unutamadığınız, sizde farklı bir yeri olan bir proje var mı?


Antalya’da bir mimarlık ofisinde çalışmıştım uzun bir süre. Ondan sonra kendim devam etmeye karar verdim. O noktadan sonra gelen bir işimiz vardı. Toplamda bir binanın bir kuyum mağazası haline gelmesiydi ve çok içe dönük bir yapıydı. Dışarıdan bakıldığında tamamen kapalı, kübik bir yapıydı. Sonuçta ortaya çıkan bina öğrencilikten önceki, öğrencilik dönemi ve öğrenciliğin hemen sonrasındaki bütün birikimimle sentezlemiş olduğum ve içimdeki her şeyi yansıttığım bir proje oldu. Şu anda maalesef yerinde değil, dönüştü çünkü. Döneminde çok başarılı bir binaydı bence. Biraz zamansız bir binaydı. O da bizim tasarımlarımızda aslında en çok takıldığımız noktalardan biri. Yapının zamanla sınırlı olmaması. Bundan 30 yıl sonra da gittiğinizde o binadaki detayları ve bütünselliği algılayabiliyorsanız ve bina hala yaşıyorsa başarılı bir iş yapmışsınız demektir.

Mimarlığa yaklaşım açısından Türkiye ile Dünya arasındaki farklar neler? Türkiye’de mimarlığı nerede görüyorsunuz?


Bizde içerik birincil konu değil maalesef. Bu genel yaşamda her nasılsa mimarlıkta da aynen devam ediyor. Genel yaşamda da dış görünüş, sahip olduklarınız, fiziksel özellikler hep ilk sırada. İçeriklere daha sonra bakılıyor. Mimari de biraz böyle işletiliyor gibi. O yüzden fonksiyon ya da hacimsel mekanların insanlara verdiği psikolojiden çok, kabuk olarak albenisi yüksek mi, kolay satılabilir mi ya da çok çarpıcı olabilir mi gibi donelerle algılanıyor yapılar. Dolayısıyla tasarımlar da biraz o tarafa doğru gidiyor. Çünkü alıcı varsa hemen öyle bir satıcı oluşmaya başlıyor. Biraz daha dingin, daha kendi içinde, daha bütünsel binalar mutlaka var. Sadece bu tür yapıların sayısı az Türkiye’de. Avrupa ile aramızdaki en büyük farkın bu olduğunu düşünüyorum. Batının felsefesi iç-dış bütünselliğini ve anlattığı şeyi sakin anlatma kabiliyeti. Bizde yeni yeni oluşuyor.

Türkiye’de mimar olmak hakkında neler söyleyebilirsiniz?


Türkiye’de mimar olmak zor değil. Sadece düşündüğünüz, yapmaya çalıştığınız tasarımı gerçekleştirme ihtimaliniz biraz düşük. Başladığınız yer ile son vardığınız yer arasında sapmalar oluşabiliyor. O da yatırım fikirlerinin çok hızlı üretilip hızlı tüketilmesinden kaynaklanıyor bence. Halbuki bu biraz daha uzun soluklu bir iş olmalı. Bir binayı yapmaya karar vermek ve üretmek belli bir zaman almalı. Ama bir anda proje fikri oluşuyor ve 6 ay sonra, 1 yıl sonra açılmak üzerine kurgulanıyor. Dolayısıyla zaman baskısı üretim aşamasında da sadece mimarları değil, bence bütün uygulamacıları çok geriyor. Bu yüzden de daha kullanılmaya başlamadan yorulan binalar ortaya çıkmaya başlıyor. Türkiye’deki en büyük olumsuzluk bu. Bu durum ne zaman biraz daha uzun vadeli olmaya başlarsa, mimarlar da yatırımcılar da bu konuda daha az risklerin olduğu, dolayısıyla baştan ne olacağını bildikleri binalara kavuşup bunu daha çok savunabilir. Çünkü proje hayata geçtikten sonra yapılar dönüşmeye başlayabiliyor. Bir tek orada zorluk görüyorum. Onun haricinde Türkiye çok dinamik bir ülke ve çok üretim yapılıyor. Hatta biraz fazla yapılıyor belki de. Bu sebeple de bizim çok fazla iş olanağımız var böyle bir ülkede. Şikayetçi olduğum konu, işveren bilinci. İşveren bilinci size o tasarladığınız noktaya ulaşmadaki argümanları ne niteklikte kullanacağınızı belirliyor. Eğer işveren sadece süreye ve başka şeylere bağlı ise, sizin yapınızı oluşturacak malzemeleri hareketleri anlamıyor ise orada bir uyumsuzluk başlıyor. Ama eğer bir bilinç ve bir öngörü var ise neyi neden yapmak istediğinizi işveren çok kolay anladığı için çok rahat ilerliyorsunuz.

Önümüzdeki 10 yıl içerisinde mimari üzerindeki en önemli etken ne olacak? Nasıl değişimler öngörüyorsunuz?


Yaşam çok hızlandı. Biraz önce bahsettiğim dinamizm mimariye de yansıyor. Bana biraz şöyle geliyor: Teknolojinin artık yapıların içine yer alması sanki tuğlanın bir yapıda var olması ya da bir doğramanın yapıda var olması gibi normalleşiyor. Bir de sürdürülebilir yapılar artık daha dikkat edilebilir bir noktaya geldi. Binanın kendi kendine yaşamasını sağlayacak teknolojiler ve yapım teknikleri de sanki binalara entegre olacak gibi görünüyor.

Verimli sonuçlara ulaşmak için çalıştığınız kişiler ve proje yaptığınız firmaların doğru seçimi önemli. Çalışacağınız kişi ya da firmalara karar verme sürecinize etki eden faktörler neler?


Birlikte çalıştığınız ekiplerin bakış açısı önemli. İşlerine ne kadar hakim oldukları, ne oranda bizim oluşturmaya çalıştığımız katmanları anladıkları ve ne kadar pozitif bir bakış açısıyla yaklaştıkları bizim için çok önemli. Çünkü bu süreçte, özellikle uygulama aşamasına geldiğinde, bir sürü sorun çözmeniz gerekebiliyor. Oradaki bakış açısı ve tavır çok mühim. Problemleri dertlenerek iki katına çıkarmak da olabilir bu bakış açısı ya da tecrübeleriyle ellerindeki imkanlarla bunlara alternatif üretip bizim işlerimizi kolaylaştırmak olabilir. O aradaki farklar bizim seçimimizde çok önemli bir faktör.

Projelerinizde neden kuru yapı sistemlerini kullanma kararı alıyorsunuz?


Betonarmede yapamayacağınız kabuksal hareketleri kuru yapı sistemleri bize çok kolaylıkla sağlayabiliyor. Mesela Antalya daha konvansiyonel sistemle çalışan bir şehir. Hala tuğlanın en sağlam olduğu, üzerine sıvanın iyice sağlamlaştırdığı ve güvenilir olduğuyla ilgili algılar çok yüksek olduğu için biz bu kuruyapı sistemlerini yapının ana malzemesi olarak çok fazla kullanamıyoruz. Bunu biraz daha o kütlesel hareketlerimizde ve bizim yapımızdaki ince hareketleri yapabilme noktasında bize çok yardımcı oluyor. Hem dış mekanda hem de iç mekanda çok elimizi sağlamlaştırıyor. Onları yoğun olarak kullanmaya çalışıyoruz. Bir de bu sistemlerin bütün gerekli katmanlarının doğru yapılması zorunluluğu da var. Bazı müşteri gruplarımıza bunu anlatmamız çok zor oluyor. Bazen “buna ne gerek var, bu kadar katmana ne gerek var, şunu yapmadan da bunu halledebiliriz” gibi kendilerince oluşturulmuş tecrübeleriyle mücadele etmemiz gerekebiliyor.

AQUAPANEL® dış cephe kuru duvar sistemi geleneksel örme duvar sistemine alternatif oluşturmaktadır. Hangi tip projelerde kuru yapı sistemleri ile dizayn yapmayı tercih ediyorsunuz?


Daha çok, daha büyük ölçekli yapılarda kullanıyoruz. Çünkü orada bir sistem oturabiliyor ve bu sistemlerin neden gerekli olduğunu çok daha kolay anlatabiliyoruz. Yatırım maliyetlerini bir nebze tetiklediği düşünüldüğü için büyük şantiyelerde bunları daha kolay kabul edebiliyorlar.

AQUAPANEL® dış cephe, tavan ve iç cephe ıslak hacim çözümlerini bugüne kadar birçok projenizde kullandınız. Bu projelerden biraz bahseder misiniz? Seçiminizi bu yönde yapmanızı etkileyen faktörler nelerdi?


Biraz daha büyük yapılarda kullanıyoruz. Özellikle turizm ve eğitim yapılarında kullandık. Bunların çoğu kabuk hareketlerinin var olmasını istediğimiz ve bunu çok konvansiyonel sistemlerle yapamadığımız projelerdi. Onun dışında içerideki döşeme altı kapatma malzemeleri olarak baktığımızda da akustik olarak, performans olarak çok daha yüksek refleksler verdiği için rahatlıkla kullanabiliyoruz. Dış mekana, dış mekan şartlarına ve altyapısı konstrüktif olduğu için daha çok, esneme paylarıyla birlikte yapınızın üst katmanının sağlığını bozmadan size cevap verebildiği için AQUAPANEL® bizim için çok değerli bir ürün ailesi.

Projenizde karşılaştığınız ve AQUAPANEL® ile çözüm sağladığınız problemler neler?


Birkaç projede var ama katmanlarının doğru yapılmamış olması dolayısıyla markaya değil uygulamaya dair hassasiyetlerin olduğu bir projeydi. Zaten daha sonra bu hassasiyetler yapı profesyonellerine danışılarak kontrol edildiğinde o katmanların doğru yapılmadığı görülüp revize edildiğinde tüm sorunlar ortadan kalktı.

Knauf sizin için ne ifade ediyor?


Güven. Doğru teknikleri kullandığınızda arkanızı dönüp rahatça gidebileceğiniz hissini veriyor. Bir dönem uygulama da yapmıştık. Akşamları acaba şantiyede bir problem var mıdır, olacak mıdır endişesi insanı çok yıpratan bir endişe. Özellikle sorumluluk seviyeniz biraz yüksekse. Böyle durumlarda iyi ürün ve iyi uygulamanın ne kadar önemli olduğunu anlıyorsunuz.